FULL TEXT (html)
Issue: 2015, December, Volume 9, No 4
issue id: 2015_12_9_4
article id: 2015_12_9_4_10

From Journals



Breast Cancer
Uz.Dr.M.Erol Yayla

Turkish Journal of Family Medicine & Primary Care 2015; 9(4): 191-195. doi: 10.5455/tjfmpc.208146

 

 

1. Breast Cancer Screening for Women at Average Risk

2015 Guideline Update from the American Cancer Society

Kevin C. Oeffinger, Elizabeth T. H. Fontham, Ruth Etzioni,  Abbe Herzig,  James S. Michaelson,  Ya-Chen Tina Shih,  Louise C. Walter,  Timothy R. Church,  Christopher R. Flowers, MD, Samuel J. LaMonte,  Andrew Wolf,  Carol DeSantis,  Joannie Lortet-Tieulent,  Kimberly Andrews, Deana Manassaram-Baptiste,  Debbie Saslow,  Robert A. Smith,  Otis W. Brawley,  Richard Wender

JAMA.2015;314(15):1599-1614. doi:10.1001/jama.2015.12783.

http://jama.jamanetwork.com/article.aspx?articleid=2463262

 

 

Abstract:

Breast cancer is the most common cancer in women worldwide. American Cancer Society (ACS) updated 2003 breast cancer screening guideline for women at average risk for breast cancer.

 

 

Özet:

Meme kanseri tüm dünyadaki kadınlarda en sık görülen kanser türüdür. Amerikan Kanser Birliği (AKB) ortalama riske sahip kadınlar için hazırlanmış olan 2003 yılı meme kanseri taranma rehberini güncelledi.

 

Araştırma sorusu (hipotez): Yaşa göre kadınlarda meme kanseri taraması yararları, sınırları, zararları nelerdir, hangi zaman aralıklarında tarama yapılmalıdır?

 

Çalışma yöntemi: 2003 yılında AKB’nin ortalama riskli kadınlarda meme kanseri taraması ile ilgili görüşleri yayınlandığından bu yana randomize kontrollü çalışmaların uzun süreli takibinden sonuçlanan 5 yeni kanıt ortaya çıkmıştır. Yeni rehber oluşturma çabaları için de 4 klinisyen, 2 biyoistatistikçi, 2 epidemiyolog ve 1 ekonomist görev almıştır. Bu grup bağımsız bir sistematik kanıt derlemesi gerçekleştirmiştir.

Araştırmada sunulan bilimsel kanıt:

AKB, ortalama meme kanseri riski olan kadınların, 45 yaşından itibaren mammografi ile taranmasını önermektedir.  (Öneri düzeyi: güçlü)

 

45 ile 54 yaş arası kadınlar her yıl taranmalıdır. 55 yaş ve üstü kadınlar 2 yılda bir taranmalı veya her yıl taranma olanağına da sahip olmalıdır. Kadınlar 40 ile 44 yaş arası her yıl taranma olanağına sahip olmalıdır. Kadınlar genel sağlıkları iyi oldukça ve 10 yıl veya daha uzun yaşam süresi oldukça mamografi ile taranmaya devam edilmelidir. AKB herhangi bir yaştaki ortalama risk sahibi kadınlar için klinik meme muayenesini önermemektedir.   (Öneri düzeyi:zayıf)

 

YORUMLAR

 

1. Uzman görüşü

2015 yılında Birleşik Devletler Koruyucu Hizmetler Çalışma Grubunun (USPSTF) yayınladığı önerilere göre de mamografi ile taramaya 50 yaşında başlanması ve 75 yaşına kadar  2 yılda bir taranması gerektiği önerilmektedir. Bu önerilerle, tarama yaşının biraz yukarı çekilmesi gereksiz tanıları önleyecek ve gereksiz biyopsi ile oluşacak morbiditeyi de önleyecektir.

 

2.Çalışmanın birinci basamak uygulamasına katkısı:

Aşırı tanı ve tedavi, günümüz ileri teknoloji içerikli tıbbının en büyük sakıncalarıdır.  Hekimin savunmacı tıbbi uygulamaları ve teknolojinin ilerlemesi görüntüleme yöntemlerinin daha çok kullanılmasına neden olmaktadır. Birinci basamak,  diğer basamaklara göre maliyetleri düşürücü uygulamaları nedeniyle maliyet ekindir. Meme kanserine karşı hasta bilincinin oluşturulması ve hasta eğitiminin yapılması, birinci basamağın en önemli görevidir.

Kanıta dayalı tıp açısından makalenin kanıt düzeyi: Uzlaşma

 

Öneri düzeyi:   C

 

 

2. FDA Drug Safety Communication: FDA strengthens warning that non-aspirin nonsteroidal anti-inflammatory drugs can cause heart attacks or strokes

Safety Announcement

http://www.fda.gov/Drugs/DrugSafety/ucm451800.htm

 

 

Abstract:

Non-aspirin nonsteroidal anti-inflammatory drugs increase the chance of a heart attack or stroke, either of which can lead to death. There are a large number of studies that support this finding, with varying estimates of how much the risk is increased, depending on the drugs and the doses studied. These serious side effects can occur as early as the first weeks of using an nonsteroidal anti-inflammatory drug and the risk may increase the longer you are taking an nonsteroidal anti-inflammatory drug.

 

 

Özet:

Aspirin olmayan non-steroidal anti-inflamatuvar ilaçlar (NSAİİ) ölüme sebep olabilen kalp krizi veya inme riskini arttırırlar. İlaçlara ve dozlarına bağlı olarak, riskin ne kadar arttığı hakkında değişken tahminlerde bulunan, bu bulguyu destekleyen çok sayıda çalışma vardır. Bu ciddi yan etkiler NSAİİ kullanımının ilk günlerinde olduğu gibi, NSAİİ aldıkça daha da artabilir.

 

Araştırma sorusu (hipotez): NASİİ’ler kalp krizi ve inmelere neden oluyor mu?

 

Çalışma yöntemi: Amerikan İlaç ve Gıda Kurumu (FDA)tarafından bir çok randomize kontrollü çalışmanın meta-analizi yapılmıştır.

 

Araştırmada sunulan bilimsel kanıt:

NSAİİ kullanımının ilk haftalarında bile inme ve kalp krizi riski artabilir. Bu risk daha uzun süre NSAİİ kullanımı ile artabilir, ayrıca risk daha yüksek dozlarla daha da artar. Önceki bilgilere göre tüm NSAİİ’lerin  inme ve kalp krizi açısından aynı miktarda riske sahip olduğu düşünülüyordu. Yeni bilgiler, inme veya kalp krizi için, tüm NSAİİ’lerde riskin birbirine yakın olduğu fikrini daha az destekliyor. NSAİİ’lerin hangisinin daha fazla veya daha az riske sahip olduğu konusunda da yeterli bilgi bulunmamaktadır. NSAİİ’ler kalp hastalığı olan veya olmayan veya kalp hastalığı için risk faktörleri olan veya olmayan hastaların tümünde kalp krizi ve inme riskini arttırır.   Birçok çalışma bu bulguyu, riskin ne kadar arttığına,  çalışılan ilaç ve doz miktarına göre desteklemektedir. Genel olarak NSAİİ kullanımı sonrası,  kalp hastalığı olanlar veya kalp hastalığı için riski olanlar, bu risk faktörleri olmayanlara göre daha fazla kalp krizi ve inme geçirme riskine sahiptir, çünkü temelde daha fazla riske sahiptirler. Ayrıca ilk kalp krizini takiben ilk yıl içinde NSAİİ tedavisi alanların, almayanlara göre  ölüm riskleri daha fazladır. NSAİİ kullanımı ile kalp yetmezliği risk artışı vardır.

 

 

YORUMLAR

 

1.Uzman görüşü

NSAİİ’lerle ilgili çok sayıda çalışma yapılmış ve kardiyovasküler risklerinin olmadığı ispatlanmaya çalışılmıştır. Çalışmalardan bazılarında ibuprofenin, bazılarında naproksenin kardiyovasküler riskinin daha düşük olduğu söylense de,FDA’nın bu meta analizi, bu ayrımın olmadığı ve NSAİİ’lerin hepsinde bu riskin olduğunu belirtmiştir. Yavuz  ve arkadaşlarının yayınlamak üzere olduğu çalışmada olduğu gibi, aile hekimlerinin gördüğü günlük hasta sayısı 46’dır. Bu aşırı iş yükü nedeniyle bilgilendirilmiş onam almak zor olsa da, malpraktis riski açısından da bu ilaçların yaratabileceği etkiler konusunda bilgilendirmek gereklidir.

 

2.Çalışmanın 1. basamak klinik pratiğine katkısı:

Her ilaç reçete edilmesi maliyet yarattığı gibi, burada yapılan uyarı gibi morbidite ve mortalitede belirgin etkilere neden olma potansiyeline sahiptir. “Bir ağrı kesici yazmak” deyip geçmemek gerekir, riskleri ve yararları her zaman akılda tutularak, kar zarar oranı iyi hesaplanmalıdır.

 

Kanıta dayalı tıp açısından makalenin kanıt düzeyi: Konsensüs

 

Öneri düzeyi:   C

 

 

3. Bedtime ingestion of hypertension medications reduces the risk of new-onset type 2 diabetes: a randomised controlled trial

Ramón C. Hermida, Diana E. Ayala, Artemio Mojón, José R. Fernández

Diabetologia DOI 10.1007/s00125-015-3749-7

http://link.springer.com/article/10.1007/s00125-015-3749-7

 

 

Abstract:

In hypertensive patients without diabetes, ingestion of ≥1 blood pressure-lowering medications at bedtime, mainly those modulating or blocking the effects of angiotensin II, compared with ingestion of all such medications upon awakening, results in improved ambulatory blood pressure control (significant further decrease of asleep blood pressure) and reduced risk of new-onset diabetes.

 

 

Özet:

Diyabetes Mellitusu (DM) olmayan hipertansif hastalarda, çoğunlukla anjiotensin 2’nin etkilerini düzenleyen veya engelleyen  ≥1 kan basıncı düşürücü ilacın, uyanırken alınmayla karşılaştırıldığında gece yatarken alınması, ambulatuvar kan basıncının kontrolü (uykuda kan basıncı azalması belirgin olarak daha fazla) ve DM’nin başlama riskinin azalması ile sonuçlanır.

 

Araştırma sorusu (hipotez): Hipertansiyon ilaçlarını gece yatarken almak, Tip 2 DM’si olmayanlarda Tip 2 DM gelişme riskini azaltır mı, kan basıncında belirgin düzelmeye yol açar mı?

 

Çalışma yöntemi: 18 yaş ve üstü İspanyol bireylerin katıldığı prospektif, randomize, açık etiketli, kör bitiş noktalı (PROBE study: Prospective Randomized Open, Blinded End-point) çalışma yürütülmüştür. Çalışma tek merkezden yürütülmüştür.  Çalışmaya  normotansif,  tedavi almayan hipertansif veya antihipertansif ilaçlarını sabahları alan tedaviye dirençli hipertansif hastalar dahil edilmiştir.

 

Araştırmada sunulan bilimsel kanıt:

Renin anjiotensin aldosteron sistemi aktivasyonu ile anjiotensin 2 ve aldosteronun yükselmesi hepatik glikoz serbestleşmesine, salınımına ve insüline duyarlılığın azalmasına sebep olur. Bu nedenle antihipertansif tedaviyle bu yolun bloke edilmesi sadece antihipertansif etki yaratmaz aynı zamanda bozulmuş glikoz ve insülin toleransını da düzeltir. DM'si olmayan hipertansiyon hastalarında, anjiotensin dönüştürücü enzim inhibitörleri (ACE inhibitörleri), anjiotensin reseptör blokerleri (ARB), beta bloker gibi antihipertansif ilaçları gece almak, bu hastalarda yeni tip 2 DM gelişim riskini azaltır.

 

2012 deneğin; 1029’unun sabah, 983’ünün akşam antihipertansif aldığı 5,9 yıl ortalamalı takip sonucunda; akşam antihipertansif ilaç alanlarda ARB’lerle (HR 0.39 [0.22, 0.69]; p<0.001), ACE inhibitörleri ile (0.31 [0.12, 0.79], p=0.015) ve β-blokerlerle (0.35 [0.14, 0.85], p=0.021) sabah grubuna göre yeni diyabetin başlaması belirgin farklılık göstermiştir. Ancak bu etki kalsiyum kanal blokerleri, alfa blokerler ve diüretiklerle gözlenmemiştir.

 

Ayrıca sabah ilaç alanlara göre, gece ilaç alanlarda uyku sistolik ve diyastolik kan basıncı ortalaması belirgin olarak daha düşük bulunmuştur (p<0.001). Uyku zamanı  sistolik ve diyastolik kan basıncı  azalması her iki grupta da mevcut olup,  non-dipper hipertansiyon paternli hastalarda belirgin olarak bu azalma daha fazladır  .(normal grupta %32 ve non-dipper hipertansif grupta %52; p<0.001).  Ayrıca, ambulatuvar kan basıncı kontrol altına alınan denek oranı, istatistiksel olarak gece ilaç alan grupta daha fazladır  (p<0.001).

 

YORUMLAR

 

1.Uzman görüşü:

Normalde kan basıncı sirkadiyen bir ritim gösterir ve geceleri, gündüze göre daha düşük seyreder. Hipertansiyon hastaları, gece kan basınçlarının gündüze göre düşüş oranına göre ikiye ayrılır. Yüzde 10 ve üzerinde ise bu hastalara dipper , %10’nun altındaysa non-dipper hipertansiyonlu hasta  adı verilmektedir.  Non-dipper hipertansiyonlu  hastalarda daha yüksek oranda serebrovasküler hastalık ve sol ventrikül kütlesi artışı, kardiyovasküler mortalite ve morbiditede artış gözlenmiştir. Bu çalışmada non-dipper hipertansiyon grubunda (ayrıca diğer hipertansif grupta da) belirgin bir kan basıncı düşüşü, antihipertansif ilacın gece alınması gibi küçük bir değişiklikle sağlanmıştır.

 

2.Çalışmanın 1. basamak klinik pratiğine katkısı:

Çalışma ilaç alımının zamanının değişmesi sonrası, hastaların kan basınçlarının kontrolü, daha az komplikasyon ve belki de ilaç sayısının azalması ile hasta açısından yüz güldürücüdür. İlaç sayısının azalması, kronik hastalıkları olan ve bir çok ilacı birlikte kullanmak zorunda kalan hastalar için çok sevindirici bir haberdir. Hastanın biyolojik olarak düzelmesi, tedaviye uyumunun artması, hastanın sosyal, psikolojik, kültürel ve varoluşsal olarak kendini daha iyi hissetmesine yol açacaktır.

Kanıta dayalı tıp açısından makalenin kanıt düzeyi: Randomize kontrollü çalışma

 

Öneri düzeyi:   C

 

 

4. Screening for Abnormal Blood Glucose and Type 2 Diabetes Mellitus:

U.S. Preventive Services Task Force Recommendation Statement

Albert L. Siu, MD, MSPH, on behalf of the U.S. Preventive Services Task Force

Ann Intern Med. doi:10.7326/M15-2345

http://annals.org/article.aspx?articleid=2466368

 

 

Abstract:

The United States Preventive Services Task Force has recommended screening for abnormal glucose as part of cardiovascular risk assessment in overweight or obese adults aged 40 to 70 years and referral of those identified with abnormal glucose to intensive behavioral interventions to promote a healthful diet and physical activity.

 

 

Özet:

Birleşik Devletler Koruyucu Hizmetler Çalışma Grubu  (USPSTF) 40 ile 70 yaş arası kilolu (VKİ: 25-30 arası)  veya obez  (vücut kitle indeksi [VKİ]: 30-40 arası) erişkinlerin kardiyovasküler risk değerlendirmesinin bir parçası olarak anormal glikoz seviyeleri bakımından taranmasını ve anormal glikoz seviyelilerin sağlıklı beslenme ve fiziksel aktiviteyi sağlamak için yoğun davranış değişikliği girişimlerine sevk edilmesini önermektedir.

 

Araştırma sorusu (hipotez): Kilolu ve obez erişkinler anormal glikoz seviyeleri bakımından taranmalı mıdır?

 

Çalışma yöntemi: USPSTF tarafından 4 eski, 6 yeni çalışmanın meta analizi gerçekleştirilmiştir.

 

Araştırmada sunulan bilimsel kanıt:

Bozulmuş açlık glikozu ve bozulmuş glikoz toleransı olan insanlar, sağlıklarını iyileştirmek için yaşam tarzı değişiklikleri yapmazlarsa 5 yıl içinde %15’i   ile %30’unda, tip 2 diabetes mellitus (DM) gelişmektedir. DM’ye ilerlemenin azalmasında yaşam tarzı değişiklikleri, metformin veya diğer ilaçlara göre (ilaçlar da etkilidir) daha fazla etkiye sahiptir.

 

USPSTF 2008’de sadece asemptomatik hipertansiyonlu bireylerin taranması gerektiğini önermiştir (kan basıncı > 135/80 mm Hg olanlar). Bu öneri sonrası 6 yeni çalışma yoğun yaşam tarzı değişikliğinin diyabeti önlemede ya da geciktirmede etkili olduğunu gösteren çalışma yapılmıştır. Bu yoğun yaşam tarzı değişikliğine odaklanan 6 yeni çalışma ve daha önceden yapılmış 4 çalışmanın birlikte değerlendirildiği meta analizde, rölatif risk (RR) 0.53 (Güven Aralığı[GA] 0,39-0,72) bulunmuştur.

 

YORUMLAR

 

1.Uzman görüşü

Bozulmuş açlık glikozu ve bozulmuş glikoz toleransı varlığında genel klinisyen eğilimi ilaç reçete etmektir. Oysa kişinin yaşam tarzı değişikliklerinde bulunması ve kilo vermesi obeziteye bağlı hastalıkların çoğunun önlenmesi için gereklidir. Obeziteyle ilgili yakın zamanda yayınlanan bir çalışmada da görüldüğü gibi, VKİ’si 30'un üstünde olanlarda, VKİ'si normal olanlara göre böbrek fonksiyon bozukluğu daha fazla, 35 üstü olanlarda da mortalitenin daha fazla olduğu gösterilmiştir. (http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/26235959)

 

2.Çalışmanın 1. basamak klinik pratiğine katkısı:

Yaşam tarzı değişiklikleri ancak uzun süre iletişim kurarak, karşılıklı güvenin tesis edebilecek bir  birinci basamak hekimiyle mümkün olabilecektir. Hasta uyumu sağlanabilir ve yaşam tarzı değişikliği için hasta yeterince desteklenebilirse çok sayıda hastalığın geciktirilmesi ve gereksiz ilaç kullanımının önlenmesi, kişinin yaşam kalitesinin artırılması sağlanabilir.

Kanıta dayalı tıp açısından makalenin kanıt düzeyi: Meta-analiz

 

Öneri düzeyi:   B

 

 

5. Carcinogenicity of consumption of red and processed meat

IARC Monograph Working Group

B W Stewart, S De Smet, D Corpet, M Meurillon, G Caderni, S Rohrmann; P Verger, S Sasazuki, K Wakabayashi, M P Weijenberg , A Wolk, M Cantwell, T Norat, P Vineis, F A Beland, E Cho, D M Klurfeld, L Le Marchand, R Sinha, M Stern, R Turesky, K Wu

http://www.thelancet.com/journals/lanonc/article/PIIS1470-2045%2815%2900444-1/fulltext

 

 

Abstract:

22 scientists from ten countries met at the International Agency for Research on Cancer  to evaluate the carcinogenicity of the consumption of red meat and processed meat. The Working Group classified consumption of red meat as “probably carcinogenic to humans” (Group 2A). The Working Group also classified consumption of processed meat as “carcinogenic to humans” (Group 1) on the basis of sufficient evidence for colorectal cancer. Additionally, a positive association with the consumption of processed meat was found for stomach cancer.

 

 

Özet:

On ülkeden 22 bilim insanı kırmızı et ve işlenmiş et tüketiminin karsinojen etkilerini değerlendirmek üzere Uluslararası Kanser Araştırma Biriminde buluştu. Çalışma grubu kırmızı etin tüketimini “insanlar için olasılıkla karsinojen”  (grup 2A) olarak sınıfladı. Çalışma grubu kolorektal kanser için yeterli kanıt temelinde, işlenmiş eti de “insanlar için karsinojen”  (grup 1) olarak sınıfladı. Buna ek olarak, işlenmiş et tüketimiyle mide kanseri arasında pozitif bir ilişki bulundu.

 

Araştırma sorusu (hipotez): Kırmızı et ve işlenmiş etin insanlarda kanser yapıcı etkisi var mıdır?

 

Çalışma yöntemi: Uluslararası Kanser Araştırma Birimi işlenmiş et ve kırmızı etin kanser yapıcı etkisi hakkında 800 farklı çalışmayı değerlendirdi. Çalışmalar çoğunlukla iki konuyu da ele alırken 700’den fazlası kırmızı et, 400’den fazlası da işlenmiş et hakkında bilgi içeriyordu.

 

Araştırmada sunulan bilimsel kanıt:

Kırmızı et; inek, dana, domuz, kuzu, koyun, at ve keçi gibi tüm memelilerin kas etini tanımlamaktadır.  İşlenmiş et ise tuzlama, kürleme, fermente etme, tütsüleme ve diğer işleme yöntemleriyle lezzeti arttırma veya korunabilirliği arttırma işlemleri uygulanmış ettir.

 

Kırmızı ve işlenmiş etin hem demirinden kaynaklanan N-nitroso bileşikler, etin ısıtılmasıyla ortaya çıkan heterosiklik aromatik aminler ve direkt aleve maruz kalma veya sıcak yüzeyde tütsüleme veya pişirmeyle ortaya çıkan polisiklik aromatik aminlerin hepsi deoksiribonükleik asit (DNA) hasarına neden olur. Yine de bu bileşiklerin direkt temasla kansere neden olduğuna dair kanıtlar zayıftır.

 

Çalışma grubu kırmızı etin tüketimini “insanlar için olasılıkla karsinojen” (Grup 2A) olarak sınıflamıştır. Çalışma grubu kolorektal kanser için yeterli kanıt temelinde, işlenmiş eti “insanlar için karsinojen” (grup 1) olarak sınıflamıştır. Özellikle 10 kohort çalışmanın meta analizinde kolorektal karsinomların, kırmızı etten günde 100 gram yeme ile %17  (%95 GA 1·05–1·31) arttığına, ve işlenmiş etin günde 50 gram yenilmesiyle %18 (%95 GA 1·10–1·28) arttığına dair kanıt mevcuttur. (Chan DS, Lau R, Aune D, Vieira R, Greenwood DC, Kampman E et al. Red and processed meat and colorectal cancer incidence: meta-analysis of prospective studies. PLoS One 2011;6:e20456) Ek olarak, mide kanseri için işlenmiş et tüketiminde de pozitif bir ilişki bulunmuştur.

 

 

YORUMLAR

 

1.Uzman görüşü

Kanıta dayalı tıbbın temeli, mekanizma ile sonuca varmamak ama kanıtın kendisinin varlığı ile sonuca varmak, bu çalışmada kendisini göstermiştir. Et ve işlenmiş etin nasıl kanser yaptığına dair kanıt yetersiz olsa da, kanser yaptığına dair bilgi vardır. Belki gelecekte mekanizma hakkında da bilgi edinebileceğiz.

 

2.Çalışmanın 1. basamak klinik pratiğine katkısı:

Türkiye gelişmekte olan ülkeler arasında yer almakta, günlük et tüketimi bahsedilen sınırlara ulaşmamaktadır. Sigara tüketimi, aşırı alkol tüketimi ya da hava kirliliği nedeniyle ölümlerin yanında et ve işlenmiş etin neden olduğu kanserle ölüm çok daha düşük sayılarda olmaktadır. (http://www.who.int/healthinfo/global_burden_disease/about/en/ erişim:14.11.2015)

Yine de refah seviyesi yüksek bireylere günlük et tüketiminde sınırlamaya gidilmesi önerilerek primer korunma sağlanabilir. Çünkü et insan için zaten faydalı bir gıdadır.

 

Kanıta dayalı tıp açısından makalenin kanıt düzeyi: Konsensüs

 

Öneri düzeyi:   C











TJFMPC
Turkish Journal of Family Medicine
& Primary Care

e-ISSN: 1307-2048
© 2016 www.tjfmpc.gen.tr

Browser?
54.81.69.220